Pazartesi, Ocak 19, 2009

Mevsimin Getirdiği Hüzün...

Merdiven

Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın semâya ağlayarak...

Sular sarardı... yüzün perde perde solmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller;
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller,
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?

Bu bir lisân-ı hafîdir ki ruha dolmakta,
Kızıl havâları seyret ki akşam olmakta...
Yukardaki Ahmet Haşim'in meşhur merdiven şiiri

Yıllar, yıllar, yıllaaaaar evveldi. Hikayelerini zevkle okuduğum Ömer Seyfettinin "İlk Düşen Ak" adlı hikayesini okumuştum. Sükut-u hayale uğradım. Böylesi güzel hikayeler yazan bir adam Nasıl olupda, Saçlarına ilk defa ak düşmüşmesi üzerine bunca abartılı ve gereksiz ! bir hikaye yazardı ? Çok da önemli olmayan böyle bir olay için bu kadar kelime israfı yazık değilmiydi ?
...
Aradan Yıllar yıllar geçti. Şimdi bazı genç kardeşler yazılarımı karamsar buluyor. Karamsarlığımın sebeplerinide biliyorlar bir parça. O kadarda üzerinde durulmasına gerek olmayan konular olarak görüyorlar. Tıpkı benim vakti zamanında Ömer Seyfettinin bahsettiğimiz hikayesi hakkındaki görüşüm gibi.

Şöyle anlatmaya çalışayım. Adamın biri uzun uzun sızlanıp duruyor. Havaların soğumasından o güzelim yaprakların sararıp solmasından, Yerlere dökülüp heba olmasından, anltıyorda anlatıyor. Sizde adamın sızlanmalarının sebebini anlayabiliyorsunuz, fakat İlkbaharı yaşayan biri olarak hissedemiyorsunuz...

Yazılarımda gördüğünüz karamsarlık değil hüzün, mevsimin getirdiği hüzün...

Geçti benim deli çağım
Viran oldu gönül bağım
Tükendi fitilim yağım
Yandı bir zaman beyhude

1 yorum:

alesta dedi ki...

Bundan yıllar önce, babamın nakliye dükkanında şoförler kendi aralarında bir birlerine anılarını anlatırlarken ben ifrit olurdum. "Bundan 20 sene evveli..." diye başlayan bir konuşma. Daha ben dünyada yokum. "Sene 1950. Askerdeyim..." adam ben doğmadan yıllar önce gitmiş askere yahu. Yakına gelin, yakın anılarınızı anlatın. "Bundan 10 sene önce...." Aman Allah'ım! O zaman da ben sokaklarda lastik ayakkabı, kısa pantolon geziyorum.

Cahit Sıtkı'nın "35 Yaş" şiirene hiç bir anlam veremiyordum. Neden yolun yarısı olsun ki? Adam daha 35'inde bu kadar bunalım takılıyor 50'sini göremez herhalde diyordum.

Yıllar aktıkça Cahit Sıtkı'nın 35 yaş'ındaki mısraların herbiri her ayrı bir yılda, ayrı bir olayda anlam kazanmaya başladı. Hz.Ömer'in saçına düşen ilk aktan sonra ölümün olduğunu hatırlatması için hergün bir altın verdiği kişiye "artık gelme" demesinin anlam kazandığı gibi...

Yolda karşılaştığın bir lise arkadaşınla yaşadığın bir anının üzerinden 25 yıl geçtiğini, en yakın hayatın üniversite anılarının üzerinden bir 15 yıl geçtiğini fark ediyorsun. Ve artık meşaleyi almaya az kaldı der gibi, sere serpe büyümeye koşan ama büyüdüğünü bir türlü kabul etmek istemediğin bir fidanın 13. yaş gününü kutlamana aylar kaldığını fark edersin.

O fidan ki vurur alnının şakına, vurur çakmak taşı kayaları gibi artık yaşlanmaya yüz tuttuğunu.

Ve umudun da tesellin de odur artık. Gerisi yarım kalmış bir roman...